Dolar : Alış : 3.7777 / Satış : 3.7845
Euro : Alış : 4.6367 / Satış : 4.6450
HAVA DURUMU
hava durumu

trabzon14°CParçalı Bulutlu

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 32 Kategoride 167 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

TRABZON YÖRESİNDE DESTAN KÜLTÜRÜ VE TARİHÎ ALT YAPISI

10 Nisan 2016 - 79 views kez okunmuş
Ana Sayfa » Çepni Tarihi»TRABZON YÖRESİNDE DESTAN KÜLTÜRÜ VE TARİHÎ ALT YAPISI
TRABZON YÖRESİNDE DESTAN KÜLTÜRÜ  VE TARİHÎ ALT YAPISI

İlki 1977 yılında yapılan ve Karadeniz’de 2002 yıllarına kadar devam eden gerek yerli ve gerekse yabancı kaynaklı araştırmalardan bölge halkının kökeninin nereden geldiğini, hangi boydan geldiğini, bunun ile de sınırlı kalmayıp Çepni Türkmen eli Trabzon Beşikdüzü ilçesinin adının nereden geldiği, Kurt soy isminin neden önemli olduğunu tarih araştırmaları ortaya koyuyor.
Dilerseniz 2002 yılında hazırlanan, Çepni yerleşimi olan Niksar ilçesinden Şalpazarı’na kadar uzanan derlemeye yer verelim ve Beşikdüzü isminin nereden geldiğini, Trabzon ve çevresinin destan kültürünü ve tarihi alt yapısını görelim;

1. Trabzon ve Çevresinde İslamiyet Öncesi Türk Destanlarının İzleri
Çin kaynaklarında şöyle bir destan yer almaktadır: “Wu-sun’ların
Kıralına Kun-mo derler. İşittiğimize göre, bu kralın babasının, Hunların
batı sınırında küçük bir devleti varmış. Hun Hükümdârı, bu Wu-sun
Kralına taarruz etmiş ve Kun-mo’nun babası olan bu kralı öldürmüş.
Kun-mo da, o sıralarda çok küçükmüş. Hun Hükümdarı ona kıyamamış. Çöle atılmasını ölümü ile kalımının, kendi kaderine bırakılmasını
emretmiş. Çocuk çölde emeklerken, üzerinde bir karga dolaşmış ve
gagasında tuttuğu eti, ona yavaşça yaklaşarak vermiş ve uzaklaşmış.
Az sonra çocuğun etrafında, bu defa dişi bir kurt dolaşmağa başlamış.
Kurt da çocuğa yanaşarak memesini çocuğun ağzına vermiş ve iyice
emzirdikten sonra yine oradan uzaklaşmış. Bütün bu olan biten şeyleri, Hun Hükümdarı da uzaktan seyredermiş. Bunları görünce, çocuğun
kutsal bir yavru olduğunu anlamış ve hemen alıp adamlarına vermiş.
İyi bir bakımla da büyütülmesini emretmiş. Çocuk büyüyerek bir yiğit
olmuş. Hun Hükümdarı da onu ordularından birine komutan yapmış.
Gittikçe gelişen ve başarı kazanan çocuğa gönül bağlayan Hun Hükümdarı, babasının eski devletini ona vererek, onu Wun-sun Kralı
yapmış …”

Dilerseniz 2002 yılında Şalpazarı ilçesinden ve Çepni boyundan olan Niksar ilçesinden Şalpazarı’na kadar uzanan derlemeye yer verelim ve Beşikdüzü isminin nereden geldiğini görelim;
23.7.2002’de Şalpazarı ilçesi Gökçeköy’de alan araştırması yaparken kaynak şahsımız 59 yaşındaki Naci Bayraktar’a tarafımızdan:
“Aileniz bu köye nereden gelmiş?” sorusu yöneltilmiştir. Naci Bayraktar, ailesinin Çepni Türklerine mensup olduğunu, kökenlerinin Niksar olduğunu söylemiştir. Ayrıca ailelerinin hayatını devam ettirmesi
ile ilgili “Elik Keçisi Efsanesi” anlatmıştır.
“Yaylacılığın canlı olduğu yıllarda, Gökçeköylüler yaylaya göçmüştür. Bir aile köydeki işlerini toparlayamadığı ve hazırlıklarını tamamlayamadığı için birkaç gün gecikmiştir. Toparlandıklarında hemen alelâcele yola çıkarlar.
Ailenin, biri bir haftalık olmak üzere, dokuz oğlu vardır. Her biri
yaylada kullanılacak eşyaları yüklenmiştir. Yükleri çok ağırdır. Sırtlarındaki ağır yüklerle saatlerce yürüdükten sonra ormanlarına çıkarlar. Hepsi çok yorulmuştur. Fakat hem yük hem de bir haftalık
bebeği taşıdığı için anne daha çok yorulmuştur. Artık yürüyecek gücü kalmamıştır.
Daha fazla bu halde yola devam edemeyeceğini anlayan annenin
aklına bir fikir gelir. Biraz tereddüt ettikten sonra kocasının kulağı-
na: “Nasıl olsa yetişkin sekiz oğlumuz var. Ben bu çocuğu taşıyamıyorum. Şuracıkta bir ağacın kovuğuna bırakalım. Bu da olmayıversin.” der. Kocası önce kabul etmez. Fakat bakar ki olacak gibi değil.
Karısının dediğini yapar. Bir ağaç kovuğu bulurlar. Küçük bebeği
buraya bırakıp yollarına devam ederler, yaylaya çıkarlar.
Yaylayı o yıl bir salgın hastalık kasıp kavurur. Bu salgın hastalık genç ihtiyar demez, çok sayıda insanın ölümüne sebep olur. Bu
ailenin sekiz yetişkin erkek evladı da ölenler arasındadır. Aile çok
üzülür. Aynı yıl içerisinde dokuz çocuğu kaybetmenin üzüntüsü içerisinde çaresiz köylerine dönmeye karar verirler.
Dönerken ormana ulaştıklarında bıraktıkları en küçük çocukları
akıllarına gelir. Oturup hem diğer çocukları hem de burada bıraktıkları bebek için feryat ederek ağlarlar. Sakinleşince: “Gidip bebeğimizin kemiklerini olsun görelim.” derler.
Karı koca bebeği bıraktıkları ağacın yanına yaklaşınca ağacın
dibinden büyük bir kuş uçar. Bir keçi de yanında beklemekte. Anne:
“Eyvah! Bebeğimi şimdi bu kuş yedi gidiyor. Keşke birkaç dakika evvel gelseydik.” der. Bu arada bebeğin ağlama sesini duyarlar. Koşarlar, bakarlar ki bebek yaşıyor. Hem de sağlıklı olarak. Hatta etlenmiş, butlanmıştır. Dünya anne ve babanın olur.
Hemen çocuğu alırlar. Sevinerek yola devem ederler. Fakat biraz
önce çocuğun yanından kalkan elik keçisi bunların peşini bırakmaz.
Feryat edip bağırmaktadır. Onlar ilerde keçi arkada köye kadar gelirler.
Keçiyi köyden uzaklaştıramazlar. Bakarlar olacak gibi değil. Bebeği beşikle birlikte bir dağın zirvesine çıkarırlar. Keçi gelip bebeği
emzirir, sever, okşar, geri gider. Bir sonraki gün tekrar geri gelir. Aile
de her gün aynı işi çocuk büyüyene kadar yapar. Çocuk büyüyünce
keçi kaybolup gider.
Bu çocuk ailenin devamını sağlar. Beşiği bıraktıkları yerin ismi
“Beşikdağı” olur. Yakın zamanda Beşikdağı’nın eteklerinde yerleşim
yeri kurulur. Beşikdağı’nın eteklerinde olduğu için buraya “Beşikdüzü” ismi verilir. Yani Trabzon’a bağlı Beşikdüzü ilçesinin isim alması
bu efsaneye dayanmaktadır.”

Beşikdüzü ilçesinin adının nereden geldiği bilgisini okuduktan sonra aynı efsanenin bir benzerini Niksar ve Of ilçesindeki Ahmet Amcaya kulak verelim ve bize Erkonekon destanını anlatsın.

Her iki efsanedeki benzerlikler gerçekten dikkat çekicidir. Uluğ
Türkistan’da yalnız kalan çocuğa kuş ve kurt yardım eder. Orta ve
Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki bu ailenin yaşamasını ise kuş ile keçi /
geyik sağlar. Türk kültürünün binlerce yıl sonra bir başka coğrafyada bilinç altının ortaya çıkması gerçekten ilginçtir.
Aynı efsane 5 Temmuz 1997’de tarafımızdan Ordu ili Ulubey ilçesi Durak köyünde ikamet etmekte olan Rasim Elikçioğlu’ndan da
derlenmiştir. Durak köyünde oturan bu ailenin soyadı elik keçisinden dolayı “Elikçioğulları” kalmıştır. Oturdukları mahallenin ismi ise
“Elikçioğulları Mahallesi”dir. Bebeği, keçinin emzirmesi için bıraktıkları yerin ismi “Beşikavlusu”, buradan köye giden yola da
“Beşikboğazı” denmektedir.
Elik Keçisi efsanesinden dolayı Orta ve Doğu Karadeniz Bölge-
si’nde keçi avlanmaz. Keçi avlayan veya öldüren kişinin çok büyük
belalarla karşı karşıya kalacağına inanılır.
Bu efsanenin bir benzeri, Ana Geyik adıyla Giresun’un Çanakçı
ilçesinde de derlenmiştir.
Konunun bir başka yönü de Orta ve Doğu Karadeniz’de anlatılan
Elik Keçisi / Ana Geyik Efsanesi ile Türeyiş Destanı’ndaki benzerliklerdir.
Of’un Bölümlü Beldesi Mithatpaşa mahallesinde oturan, okuma
yazma bilmeyen, altmış yaşındaki Ahmet Velioğlu’dan 25 Mayıs 2003
tarihinde yaptığımız derlemede kaynak şahıs sülalesi ile ilgili olarak
şunları anlatmıştır:
“Bizim ailenin bir çocuk hariç tamamını Orta Asya’da bir savaş-
ta öldürmüşler. Yalnızca bir çocuk kalmış. O çocuğu kurt emzirmiş.
Alıp bir dağ ortasına getirmiş. O dağ ortasında besleyip büyütmüş.
Sonra o çocuk o dağ ortasında çoğalmış. Çocukları, torunları, gelinleri, kızları olmuş. Bir gün buradan çıkalım da yaşayacak bir yer
bulalım derler. Ne yaptılarsa dağdan çıkamazlar. Dağlardan kurtların
yardımıyla çıkıp buraya, Karadeniz Bölgesi’ne gelmişler.”
Ahmet Velioğlu’nun anlattıkları bize Ergenekon Destanı’nı hatırlatmaktadır. Ergenekon Destanı özetle şu şekildedir: “Rivayete göre
(Köktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai, yani Batı Denizi’nin kıyılarında
oturuyorlardı. Lin adlı bir memleketin askerleri tarafından bir erkek
çocuk hariç hepsi kılıçtan geçirilmişti. Bu çocuğun da kolları ve bacaklarını kesip bir bataklığa atmışlardı. Dişi bir kurt gelip ona yiyecek getirmiş ve çocuğu büyümüştür. Daha sonra Türklerin nesli bu
kurt vasıtasıyla sona ermemiştir. Bu arada Lin devleti çocuğun yaşadığını duymuş ve asker göndermiştir. Kurt kutsal ruhlar yardımıyla
haber almış, çocuğu alıp bir mağaraya sığınmıştır. Bu mağaranın
ortasında çok geniş bir ova vardır. Kurt burada on erkek çocuk doğurur. Dışardan kızlar getirerek evlenirler. Böylece nüfusları artar,
ovaya sığmaz duruma gelirler. Dağı eritirler, ve yine başka bir kurdun kılavuzluğunda bu ovadan çıkarlar. Türklerin buradan çıktıkları günün, Yeni Gün yani Nevruz günü olduğu kabul edilmektedir.
Nevruz günü demir dövülmesi ve ateşle ilgili inançlar bu efsaneye
dayandırılmaktadır”.
Kurt, Köktürk Devleti bayrağında simgedir. Köl Tigin yazıtının
üst kısmında kurttan süt emen çocuk heykeli bulunmaktadır.
Konunun bir başka yönü de İslamiyet öncesi Türk kültürünün
izleri ve bu destanlarla ilgili olan Trabzon yöresinde hâlâ canlılığını
yitirmemiş Kurt Dede ve Kurt Ana motifleridir.
Trabzon’da, Beşikdüzü yakınlarından denize dökülen Ağasar ırmağının doğusundan Rize sınırına kadar olan bölgenin hemen tamamında “Köyünüzde hangi sülâleler vardır, bunlar bu yöreye nereden gelmişlerdir?”sorusunun ikinci kısmına aldığımız cevap şudur:
“Buraya ne zaman geldiğimizi bilmiyoruz, ‘Kurt Dede’miz zamanında
gelip yerleşmişiz.” Kaynak şahısların verdiği bilgilere göre “Kurt Dede”, dedenin dedesinin dedesinin dedesi… Ya da daha önceki dedeler.
Yani en eski dedeleri. Bu durum hemen hemen hiç istisnasız bütün
sülâleler için geçerlidir. Kurt Dede, Derleme Sözlüğü hazırlanırken
Maçka’da tespit edilmiş ve: “dedenin babası” manası verilmiştir.
Mehmet Bilgin, Gümüşhane Yağmurdere’ye bağlı Boğalı, Arpalı köylerinde iskân eden Kuman Türklerinde de aynı ifade ile karşılaşmıştır. Köylüler, arazilerinin mülkiyetinin Kurt Dede’den bu yana kendilerine ait olduğunu söylemişlerdir.
Peki kimdir bu Kurt Dede? Türk kültüründe Kurt Ana ve Kurt
Ata (>Kurt Dede) olmak üzere iki motif bulunmaktadır. Kurt Ana’nın
kaynağının şu iki efsaneye dayandığı tahmin edilmektedir:

KURT SOYİSMİNİN HİKAYESİ

Bu efsanelere / inanışlara bağlı olarak Türk kültürünün yayılma
alanlarında bir Kurt Ata ve Kurt Ana motifleri ortaya çıkmıştır. Büyük
Hun Devleti ve Uygurların ataları olan Kao-çı çağında Kurt Ata bulunmakta idi. Kuzey Doğu Sibirya’daki pek çok kabilenin atası da
erkek kurt idi. Orta Asya’daki bazı Türk boylarında ise Kurt Ana ön
plândadır. Cengiz Han’ın ilk atası Börte Çino yani Kurt Dede’dir.
Bu geleneğin XIII. yüzyılda mevcut olduğu ve halk arasında XIX. yüzyılda da anlatıldığı bilinmektedir.
Günümüzde Çaykara, Sürmene, Köprübaşı ve Tonya ilçelerinde
Kurtoğlu sülâleleri bulunmaktadır. Bunun bir yansıması olsa gerekir ki Trabzon merkez ilçe, Akçaabat, Araklı, Arsin, Beşikdüzü, Çarşıbaşı, Çaykara, Dernekpazarı, Düzköy, Hayrat, Köprübaşı, Maçka,
Of, Sürmene, Tonya, Vakfıkebir ilçe ve köylerinde yüzlerce ailenin
soyadı Kurt’tur. Yine Trabzon merkez ilçe, Akçaabat, Arsin, Beşikdüzü, Çaykara, Sürmene ve Vakfıkebir ilçe ve köylerinde Kurtoğlu soyadını taşıyan onlarca aile oturmaktadır.
Buda Trabzon’un İslâmiyete geçilmeden çok önce Türkleştiği anlamına gelmektedir.
Gerçekte Türkiye’nin en önce Türkleşen bölgesi, Trabzon ve çevresidir. Tarih içerisinde Hun Türkleri, Bulgar Türkleri, Alanlar, Sabarlar, Hazar Türkleri,
Macar Türkleri, Uz Türkleri, Avarlar, Karluk Türkleri, Kuman/Kıpçak
Türkleri, Kırgız Türkleri, Peçenekler çeşitli zamanlarda ve çeşitli sebeplerle Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’ne gelip yerleşmişlerdir. Bu
yöre ile ilgili tarihî kaynaklar, eski yer isimleri, mimarî eser kalıntılarından elde edilen bilgiler, Osmanlı döneminde kaleme alınan
Tahrir Defterleri, Karadeniz Bölgesi ağız özellikleri, insan yapısı,
sülâle isimleri, halk oyunları, halk mimarîsi, halk takvimi yanihemen her şey bunu açıkça ortaya koymaktadır. İslamiyet öncesi
Türk destanlarının unutulmamış olmasını da bu delillere ekleyebiliriz.

2. Trabzon ve Çevresinde Geçiş Dönemi Türk Destanlarının
İzleri Dede Korkut Destanı

Trabzon yöresinde geçiş dönemi Türk destanlarının izlerine de
rastlanmaktadır.
Bunların hiç şüphesiz, en önemlisi, Hayrat’a bağlı Korkut adlı bir
köyün (1876’da Of’a bağlı) bulunmasıdır1. Bu isim Dede Korkut ile
ilgili olmalıdır.
Dede Korkut Destanı ile ilgili diğer bir önemli konu da
Akkoyunlu Beyi Turali Bey ve Trabzon isminin ortaya çıkışı olsa gerektir. Akçaabat’ın Osmanbaba köyünde Hasan Kazancı’dan yaptığımız derlemede kaynak şahıs Trabzonun ismini alışını şöyle anlatmıştır:
“Vaktiyle Ali isminde bir Türk beyi Trabzon Beyinin kızını almak
için değişik kıyafetler giyerek Trabzon’a gelir. Atını nalbanta çekip dört
nal ister. Nalbant dört nal verir. Ali Bey, nallların dördünü de avucunun içine alıp büker. Nalbant ikinci kez nal verir. Ali Bey onları da büker. Bir kez daha nal verir, onları bükemez. Karşılığında para verir. Bu defa nalbant altın parayı iki parmağının arasına alıp ezer ve turasını
siler. Ali Bey “tura bozan” der ve Trabzon’un ismi bundan kalır.”
Dede Korkut Destanı’nda Trabzon’un Turabozban veya Tırabozan
biçiminde geçmesi ilgi çekicidir.
Norveçli dil bilimci Bernt Brendemoen, 1979’da Şalpazarı’nın
Sayvançatak köyünde oturan 79 yaşındaki Meryem Kayalı’dan Dede
Korkut Destanı’nın bir bölümü olan “Tepegöz Hikâyesi”nin bir varyantını derlemiştir.
30 Mayıs 2002’de yaptığımız derlemede Sürmene’nin
Ormanseven Beldesi’nde oturan yaşındaki Resul İbrahim baş ise
Dede Korkut Destanı’nda bir bölümü olan Beyböyrek’in giriş kısmınınbir varyantını anlatmıştır. Adı geçen kaynak şahsın anlattığı
Beyböyrek şöyledir:
“Eski zamanlarda bir padişah varmış. Padişahın çocuğu olmuyormuş. Padişah hanımına demiş ki: “Ne yapacağız hanım, bir daha evleneyim. Evlenmezsem bizim çocuğumuz olmaz.”
Gitmiş, yeniden bir hanım daha almış. Ondan da çocuğu olmamış.
Hanımına demiş ki: “Gel hanım bu gün seninle çarşıya gidip, gezelim.”
Gezmeye gidiyorlar. Onlar gezerken vakit geliyor: “Hadi gidek padişa-
hım.” diyor. “Yok, namazları kılıp da gidelim.” diyor.
Namazlarını kılıyorlar, padişah selam verirken: “Esselamü
aleyküm ve rahmatüllah.” deyip: “Selamün aleyküm padişahım.” diyor.
Bir derviş geliyor oraya.
“Sen benim padişah olduğumu bildin. Benim kalbimde ne varsa
onu da bileceksin.” diyor ihtiyara. “Ben ne bileyim padişahım senin
kalbini?” “Yoh, bileceksin.” diyor. “Senin çocuğun olmuyor” diyor. “Atın
da doğurmuyor.” diyor. “Kalbindeki de bu padişahım.” diyor. Sana bir
elma vereyim. Elmanın kabuğunu atına ver. Elmayı da karına yedir. O
çocuk doğurur. Atın da yavrular.
Geç zaman gel zaman hanım da at da hamile kalıyor. At da erkek
doğruyor, hanımı da oğlan doğuruyor. Gel zaman at da büyüyor, oğlan
da büyüyor. Oğlan yedi yaşına değiyor, daha adı yok.
Oğlan okula gidiyor. Okulda adsız bey diyorlar. Oğlan ağlıyor, geliyor: “Baba benim adım yok mu? Bana adsız bey diyorlar, benim
adımı koy.” diyor. “Yavrum senin bir deden vardı, gelecekti gelmedi.
Bu gün tellal bağırttıralım. Bu gün senin adını koyalım.” diyor.
Tellal bağırttırıyor, köylüleri topluyor, çocuğun adı konacak. Yemekler yenirken ihtiyar geliyor. Hiç kimse ayağa kalkmıyor, padişah
ayağa kalkıyor. “Padişah niye kalktı şu gibi adama.” diyorlar. adamı
önemsemiyorlar. “Bana bir leğen ibrik getirin.” diyor. leğeni getiriyorlar, irbiği getiriyorlar. Padişah diyor ki: “Getirin bakayım, oğlanın adı
Beyböyrek, atın adı Bengiboz olsun.” diyor.
Şimdi bu gün böyle yarın böyle ve oğlan büyüdü. Padişahın öbür
karısı da çocuk olmadan dost severmiş, bir gavuru seviyormuş. Her
gün geliyor her gün geliyor. Bu gün gelemiyor. “Niye gelmiyorsun artık
daha benim yanıma.” diyor padişahın öbür karısı. “Niye geleyim. Ka-
pıya bir piç türettiniz. Onun için gelemiyorum.” diyor. “Ne yapacağız?”
diyor. “Ne edeceksin, onu öldürelim. Ben her gün yanındayım.” “Nasıl
öldürelim.” diyor. “Ona zehirli bir yemek yedir. O, yer, ölür.” diyor. Okula gidiyor çocuk. “Yavrum bu gün bizde yiyeceksin yemeğini,
ben hazırlıyorum yemeğini, bir yere gitme yavrum.” diyor büyük anne-
si. İyi anne, yerim.” diyor.
Her gün gelirken okuldan atın yanına girmeden eve girmiyor ço-
cuk. Geliyor: “Atıma bir bakıyım.” diyor. Okuldan çıktı. At ağlıyor.
“Atım niye ağlıyorsun?” “Niye ağlamayım, seni öldürecekler ben kala-
cağım.” diyor. “Ne yapacağız atım, beni kim öldürecek.” diyor. “Anneli-
ğin öldürecek, aman hazırladığı yemeği yeme. Bir ihtiyara götür, ona
ver, o ihtiyar ölürse zaten ağzına vurma.” diyor. “İyi.” diyor.
Bir de bakıyor ki bir ihtiyar geliyor. “Dede, buyur bize gidelim.
Annem yemekler hazırladı, azcık yiyelim.” diyor. “Gidelim oğul” diyor.
Gidiyorlar.
Önden ihtiyarın ağzına veriyor. İhtiyar hemen ölüyor. “Vay başını
yesin senin pişirdiğin yemek.” diyor. Kızıyor anneliğine, bırakıp çıkı-
yor. Böylece kendisini kurtarıyor”.
Beyböyrek’te ad verme geleneğinin “Dirse Han Oğlu Buğaç Han
Destanı’nda Buğaç’ın isim alışına benzemesi ayrıca dikkat çekicidir.
Beyböyrek’in bir rivâyeti de Hamami-zade İhsan Bey tarafından
derlenmiş ve Bartın Gazetesinde yayımlanmıştır. Bartın Gazetesinde yayımlanan metin daha sonra Orhan Şaik Gökyay tarafından hazırlanan Dedem Korkudun Kitabı’nda da yer almıştır.
Araklı’nın Halilli köyünden okuma yazma bilmeyen ev hanımı
yaşındaki Ziynet Danışman ise Dede Korkut Destanı’nın “Kam Büre
oğlu Bamsı Beyrek Destanı” adlı bölümünü “Dağları Tartan ile Duman
Tepe” başlıklı bir masalda anlatmıştır. Masal özetle şöyledir:
“Dağları Tartan arkadaşları ile savaşa gider. Savaşta esir düşer.
Arkadaşları kurtulup gelirler. Dağları Tartan’ın öldüğünü söylerler.
Dağları Tartan’ın sevdiği kız yıllarca bekler. Fakat sevdiği oğlan gelmeyince umudu keser ve Dağları Tartan’ın arkadaşı ile evlenmek zorunda kalır. Dağları Tartan bir yolunu bulup esaretten kurtulur ve
memleketine döner.
Dağları Tartan gitmiş ki bunun sevdiği kızı başkasına veriyorlar.
düğün yapıyorlar. Gider bir sandıkçıya başlar ağlamaya. Sandıkçı
der ki: “Niçin ağlıyorsun?” Der ki: “Sevdiğim kızı başkasına veriyorlar.
Bana çivisiz bir sandık yap.” Sandıkçı sandığı yapar. Oradan gider
ayakkabıcıya. Der ki: “Bana çivisiz bir ayakkabı yap. Sevdiğim kızı
başkasına veriyorlar.” Ayakkabıcı: “Yaparız, o kolay. Yeter ki sen sevdiğine kavuş.” der. Ayakkabıyı verir. Çivisiz sandık ile ayakkabı kıza
gidince kız durumu anlar. Sesini çıkarmaz. Dağları Tartan gelin ata
binip giderken çekip sevdiği kızı alır. Kendisini öldü deyip de sevdiği
kızı kandıranları da hep cezalandırır.”
Derlenilenlerin dışında daha önce kaleme alınan destan metinle-
rinde de Trabzon önemli bir coğrafyadır.
“Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Boyı” başlığı altındaki destanda
Kanturalı’nın Trabzon tekürünün kızı Selcen Hatun’u almak için
Trabzon’a geldiğini ve Selcen Hatun’u Trabzon’dan alıp gittiğini anla-
tır. Daha sonra olaylar özetle şöyle gelişir: “Kanlı Koca oğlu Kan Tura-
lı’yı evlendirmek ister. Oğuz’da uygun kız bulamazlar. Trabzon
tekürünün kızı Selcen Hatun tam istedikleri gibidir. Ancak tekür bu
kızı almak için üç canavarı öldürmeyi sart koşmaktadır. O zamana
kadar kim Selcen Hatun’u istediyse daha birinci canavara yenilerek
can vermiştir. Kan Turalı Trabzon’a gelir, üç canavarı yenip Trabzon
tekürünün kızı Selcen Hatun’u alıp döner. Düğün yapıp evlenirler”24.
Akkoyunlu Devleti ile Trabzon Devleti arasında yüzyıllar süren
mücadeleler ve ilişkiler olmuştur. Bu mücadeleler destanlara da yan-
sımıştır.
Akkoyunlu Devleti, Moğol istilâsının önünden kaçarak Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne gelip yerleşen Oğuzların Bayındır bo-
yuna mensup Türkmenlerin kurduğu devlettir. Basilios (1332-1340),
Trabzon’a akın yapan Akkoyunlularla savaştı. Akkoyunlular, İrene
(1340-1341) zamanında Trabzon’u kuşattılar. Trabzon Kalesi’nin et-
rafındaki mahalleleri ateşe verdiler. Ölenlerin cesetleri vebaya sebep
oldu26. Mihael (1344-1348) zamanında Erzurum ve Bayburt yöresine
yerleşen Türkmenler, Trabzon surlarına kadar ilerleyip geri döndüler.
Bu sefer, bölge Karakoyunlu Türkmenleri Duhurlu oymağı beylerinden Yusuf Bey tarafından düzenlenmiş, Yusuf Bey bu sefer esnasın-
da şehit olmuş, kadınları ve kardeşleri esir düşmüştür. Akkoyunlu
beyi Turali Bey, Trabzon’a sefer düzenleyip Yusuf Bey’in eşini ve çocuklarını kurtarmıştır. Akkoyunlu Beyi Turali, Hacıemiroğulları;
Erzincan Valisi Gıyaseddin Ahi Eyne Bey, Bayburt Valisi Rikabdar
Mehmet Bey, Suriye’deki Türkmen beylerinden Bozdoğan Bey ile
1348’de Trabzon’u üç gün kuşatmış, fakat bu şehri alamadıkları gibi
kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Erzincan
Emirliği yıkıldıktan sonra Trabzon’a sınır olan bölgenin bir kısmı Akkoyunluların eline geçti. Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu Kara
Osman Bey, toprakları bölerken Bayburt’u yeğeni Kutlu Bey’e verdi.
Kutlu Bey, Bayburt’un Sınur köyünü devlet merkezi yaptı ve burada
oturdu29. III. Aleksios (1349-1390), bölgede kuvvetli bir duruma gelen
Türkmen beylerine akraba oldu. III. Aleksios, kız kardeşi Maria’yı Tur
Ali Bey’le evlendirdi. Böylece güney sınırlarının güvenliğini kısmen
sağlamış oldu. Kutlu Bey, 1365’te eşiyle beraber Trabzon’u ziyaret
etti. Sonraki yıl da III. Aleksios Kutlu Bey’e misafir gitti. Trabzon
Devleti IV. Yuannes (1447-1458) zamanında hemen hemen Trabzon
surlarına çekilmiş idi. Varlığını sürdürebilmek için müttefikler aramaya başladı. Bu çerçevede bir elçi grubu göndererek kızı Katherina
(Despina Hatun) ile evlenmeyi Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a
kabul ettirdi. Arkasından 1458’de Akkoyunlularla ittifak yaptı30.
Katherina (Despina Hatun), Akkoyunlu sarayında çok etkili olduğu
için Akkoyunlular, Trabzon Devleti ile Osmanlı çekişmesinde Trabzon
tarafını desteklemiştir. Tahrir defterindeki kayıtlarda Akkoyunlular’ın
Sürmene’nin Halanik köyünde bir pazarı olduğu görülmektedir. Bu
köy Katherina (Despina Hatun)’ya çeyiz olarak verilmiş,
Akkoyunlular da bu yolla Karadeniz’e açılmıştır31. 1501-1502’de Tebriz Akkoyunlularından bir grup halk Yavuz Sultan Selim’e sığınmıştır. Yavuz Sultan Selim de onları Trabzon ve Rize’nin bazı bölgelerine
yerleştirmiştir. Aynı ağız özellikleri; Rize’nin Pazar, Ardeşen ve Fın-
dıklı ilçeleri; Erzurum’un Narman ilçisinin bazı köylerinde, Tortum
ilçesinin güney köylerinde ve merkez ilçenin Ovacık bucağında da
tespit edilmiştir. 1514’te Safevîler üzerine sefer düzenleyen Sultan
Selim’in ordusunda on üç Akkoyunlu bey bulunmakta idi34. Bu beylerin önemli bir nüfusu temsil ettiği açıktır. Ancak bu önemli nüfu-
sun Trabzon’un hangi yöresinde oturduğu konusunda yeterli bilgi
bulunmamaktadır. 1583 yılı tahrir kayıtlarına göre Sürmene nahiye sinde Purnak isimli bir karye bulunmaktadır. Purnak (Pürnek,
Pornak), Akkoyunlulara bağlı bir oymağın adıdır35.
-īr (gelīrem) ve yīr (bilīyrim, verīyrim)’li şimdiki zaman çekimi, g > c
(celin “gelin”) ve k > ç (çömür “kömür”) değişmesi, Azerbaycan kay-
naklı gibi görünen Kalandar Gecesi Uygulamaları36 yörede canlı ola-
rak yaşaması dikkat çekicidir. Daha önemli bir konu ise Güneş Duası
Uygulamalarıdır. Güneş Duası Uygulamaları, Ahmet Caferoğlu tara-
fından Azerbaycan’da tespit edilmiş ve Şamanizmle ilgisi bir makale
ile açıklanmıştır37. Güneş Duası Uygulamaları yine Caferoğlu tara-
fından Yomra’nın Gohari köyünde oturan Osman Şen’den derlenmiş-
tir. Ayrıca tarafımızdan Maçka’nın Sındıran köyünde oturan Fatma
Kara’dan derlenmiştir38. Tespit edilen yer isimleri, dil özellikleri, halk
kültürü uygulamaları ve tarihî belgeler bir araya getirildiğinde
Akkoyunlular’ın Trabzon ili içerisinde seyrek olarak Maçka, Of ve
Hayrat’a; yoğun olarak da Yomra, Arsin, Araklı ve Sürmene yöresine
yerleştikleri ortaya çıkmaktadır.
3. Trabzon ve Çevresinde İslamî Türk Destanlarının İzleri
a. Battal Gazi Destanı
Anadolu’da teşekkül etmiş Battal Gazi Destanı’nda Trabzon ile
ilgili herhangi bir konuya rastlanmaz. Trabzon yöresinde bizim yaptı-
ğımız derlemelerde de Battal Gazi Destanı’ndaki olayları bilen her-
hangi bir kaynak şahsa rastlanmamıştır.
b. Danişmend Gazi Destanı
Anadolu Türk destanlarının ikinci halkası olan Danişmend Gazi
Destanı’nda ise Trabzon önemli bir mekandır.
Dânişmendli Beyliği’nin kurucusu Dânişmend Gazi, 1085 yılında
bütün Kapadokya’ya hâkim olur. Orta Anadolu’ya hâkim olduktan
sonra kuzeydeki sınırları Trabzon’a dayanır. Trabzonlularla daha
yakından mücadele edebilmek için devletin merkezini Sivas’tan Niksar’a taşır. Dânişmendlilerin Karadeniz sahillerine inme mücadeleleri
ve Karadeniz Bölgesi’ndeki faaliyetleri, Dânişmend Gazi zamanında
başlamış ve Niksar’dan yönetilmiştir.
Danişmend Gazi Destanı’nda geçen yer isimlerinin doğu sınırı,
Dede Korkut coğrafyasının hemen hemen batı sınırıdır. Dede Korkut
Hikâyeleri’nin batı sınırı kesin olarak çizilememekle beraber, Anadolu
içerisinde Trabzon ve Bayburt’a kadar geldiği bilinmektedir. Güneyde
ise Mardin yakınlarına uzanmaktadır. Danişmend Gazi Destanı’nda
geçen yer isimlerinin buralardan başlaması güzel bir tesadüftür.
Destanda, doğuda geçen yer isimleri Malatya, Sivas ve Karahisar
(Şebinkarahisar)’dır.
Dânişmend Gazi, Niksar’ı fethettikten sonra orduyu üçe böler.
Abdurrahman-ı Dükiyye ile Süleyman oğlu Numan’ı on bin askerle
Ermenistan tarafına gönderir. Bu ordunun görevi Trabzon’un arkasındaki Bulgar Dağları’na kadar olan bölgeyi fethetmektir. Bu tarafa
giden ordu zafer ve ganimetlerle döner. Ancak bu bölge ile ilgili herhangi bir yer ismi geçmez. Saltunâme’nin giriş kısmında ise
Dânişmend Gazi’nin fethettiği yerler arasında Gümüşhane de zikredilir.
Dânişmendli Devleti’nin sınırı Trabzon’a dayandıktan sonra, hem
Karadeniz sahillerine inmek hem de Trabzon’u almak için
Dânişmend Gazi 1104 yılında Canik seferine çıkar. İlk olarak Canik
yolunda bulunan Halkümbed/Harkümbed Kalesi (muhtemelen Erbaa-Akuş sınırında bulunan ve bugün Kevgir Kalesi)’ne ulaşır. Kaleyi
kuşatır. Kuşatma birkaç ay devam eder. Dânişmendli ordusu kaleyi
ele geçiremez. Ağır bir yenilgiden sonra Niksar’a geri döner Bu kuşatma sırasında Dânişmend Gazi de yaralanır.
Dânişmend Gazi, 1105 yılında ikinci Canik Seferi’ne çıkar. Amaç
yine Trabzon’u almaktır. Bu defaki yolu Niksar’dan bugünkü Aybastı
istikametinedir. Peçenek ve Kumun/Kıpçakardan oluşan Canik ordusu bu seferi önceden haber alırlar ve günümüzde Perşembe Yaylası ismiyle bilinen bölgede pusu kurarlar. Dânişmend Gazi, ordusuyla
beraber burada pusuya düşer. Dânişmendli ordusunun tamamına
yakını burada şehit olur. Dânişmend Gazi, çok ağır bir şekilde yaralanır ve az sayıdaki arkadaşıyla Niksar’a döner. Burada şehit olur.
Arkadaşları onu buraya defnedip Tokat’a dönerler.
Böylece Karadeniz sahillerine inme ve Trabzon’u alma düşüncesi
Dânişmend Gazi döneminde gerçekleşemez.
Dânişmendli ordusunun pusuya düştüğü Perşembe Yaylası’ndaki şehitlik hâlâ durmaktadır. Bölge insanı bu mezarlığı çevirmiş ve
buraya bir mescit inşa etmiştir. Mescidin hemen yanında bir anıt bulunmaktadır. Rivayetlere göre bu anıt, Dânişmend Gazi’nin yaralandığı ve kanının döküldüğü yere dikilmiştir.
Mezarlığın çevresinde her yıl temmuz ayının ilk haftasında çok
sayıda insanın katıldığı sahra toplantıları yapılmaktadır. Kurbanlar
kesilmekte, namazlar kılınmakta, saatlerce dualar edilmektedir. Sah-
ra toplantılarının her yıl temmuz ayının ilk haftasında yapılması, savaşın bu günlerde yapıldığı intibaını uyandırmaktadır. Yaklaşık do-
kuz yüzyıl sonra bu olayın anılması ve hatıraların tazeliğini koruması
dikkat çekicidir.
4. Saltuk Gazi Destanı
Trabzon yöresi, Anadolu’da teşekkül etmiş destan zincirinin son
halkası olan Saltuk Gazi Destanı’nda da geçmektedir.
Aleksios, 1214’te Selçuklu topraklarına saldırır. I. İzzeddin Keykavus bunun üzerine Karadeniz Bölgesi’ne bir sefer düzenler. Önce
Aleksios’u esir alır. Arkasından Sinop’a girip fetheder. Aleksios, Selçukluların himayesine girmeyi ve vergi vermeyi kabul edince serbest bırakılır. I. İzzeddin Keykavus, ülkenin çeşitli yerlerinden Türk nüfusu getirerek Sinop’a yerleştirir. Sinop, Selçukluların Karadeniz’e
açılan önemli bir limanı hâline gelir. Bu yüzden çok kısa bir zaman
içerisinde gelişir ve Trabzon’dan daha önemli bir duruma gelir.
Saltuk Gazi, muhtemelen I. İzzeddin Keykavus’un getirip yerleş-
tirdiği Türk boylarından birine mensuptur. Saltuk Gazi, Trabzon’un
hemen batısında Sinop’ta doğmuştur. Çocukluk yılları da burada
geçmiştir. Hareket noktası Sinop’tur. Saltuk Gazi, Anadolu’da fethe-
dilmemiş yerlerle işe başlar. Daha sonra Balkanlar’a geçer ve fetihlerini burada sürdürür. Saltuk Gazi Destanı’nda Trabzon’un geçmesi,
Sinop ile Trabzon arasındaki mücadele ile ilgilidir.
Sonuç olarak Türk kültürünün binlerce yıllık hafızasının Trab-
zon yöresinde pek çok konuda korunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bunlardan biri de destanlardır. Trabzon ve çevresinde Türk destanla-
rının canlı kaldığı anlaşılmaktadır. İslamiyet öncesi Türk destanları-
nın Çin kaynakları ile benzemesi dikkat çekicidir.
Geçiş dönemi destanlarından olan Dede Korkut Destanı’nın çok
çeşitli biçimlerde karşımıza çıkması, Dede Korkut Destanı’nın Trabzon coğrafyasına yakın bir yerde teşekkül etmesi ve Akkoyunluların
bölgeye iskanı gibi görünmektedir.
Korkut Ata’nın Dede Korkut’a dönüştüğü gibi bu bölgede Kurt
Ata, Kurt Dede’ye değişmiş ve bu biçimiyle korunmuştur. Tesadüfe
bağlanamayacak yalnızca bu durum bile Trabzonluların tartışılmaz
ve muazzam bir kimlik kartını göstermeye yetmektedir.
İslamî Türk destanlarından Danişmed Gazi Destanı ve Saltuk Gazi Destanı’nda ise çoğunlukla Oğuz Türkleri ile bu bölgeye daha önce
gelip yerleşmiş ve Hrıstiyanlaşmış Türklerin mücadelesi ağırlıklı konudur.
Türk kültürünün binlerce yıllık duyuş, inanış ve hafızasının
Trabzon yöresinde canlı olması ve korunması gerçekten ilgi çekicidir.
Destanların yanında Orta Asya bağlantılı pek çok kültür unsuru
Trabzon ve çevresinde canlı bir biçimde yaşamaktadır. Bu durumu
dikkate alarak bütün kültür araştırmacılarını Trabzon ve çevre iller-
de araştırma yapmaya çağırıyoruz.

TRABZON YÖRESİNDE DESTAN KÜLTÜRÜ
VE TARİHÎ ALT YAPISI
Necati DEMİR

Facebook Hesabınızla Yorum Yapabilirsiniz

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz

TemaFabrika